ACEMİ KASAP
Yeniceobalı yeni yetme gençlerin hayat yolunda bir kariyer yapmaları sermayeye bağlıydı 80 li yılların başlarında. Okulda günü birlik çalışmamam, gece gündüz başımı kitaplarımın içine koyup bir şeyler öğrenme içinde olmamam; boşta kalacağımın işaretleriydi.
Babamdan sermaye isteyince;
__Önce elalemin işinde çalışın, para nasıl kazanılıyor bir öğrenin, sonra gelin para isteyin!, deyince ayaklarımız yere değmiş, bir acı ürperti sarmıştı bizi.Babamın harmanda tarladan alacağı mahsülü göstererek, bir skoda satın alıp sebze satmayı düşündüm mahalle mahalle ve hatta köy köy dolaşarak. Ama ya yağmur yağmazsa, mahsül toplayamazsak, skodayı ödeme rizke girecekti. Bu yüzden bu hamleyi yapamadım. Hem babamın buna onay vereceğindende pek emin değildim.
Son zamanlarda Avrupaya gitmeler çok yoğunluktaydı. Çoğu iltica ediyor, şanslı olanlar evlenme yoluyle orda işçi olabiliyordu. Ama Avrupaya gitme fikri bizi pek sarmıyordu.Çünkü hiç bir umut yoktu bizim için. Ne yardım edecek akraba, ne evlenme yoluyle orda kalabilme şansımız.
Babamın yıllardır geçimini sağladığı dükkan artık yetmiyordu.Biz dört erkek kardeş , dükkana sırayla bakıyorduk.. Ama nereye kadar?!...
Babamın bakkaliyesi, develasyonların bir biri ardından gelmesi,dört beş veresiye defterinin olması ve borçlarını veremez durumda olmaları,bazılarınında bilerek, bir kar sayıp dükkandan uzak gitmeleri sebebiyle boşalan rafları dolamıyordu.
__Senden haberim var!
___Şu kuzuları kaldıralım, satınca öderim! vaatlerini veriyorlardı.
___Çocuk Avrupadan para gönderecek!.Şu senetlerin günü gelsin!, Valla billa yeminleriyle bizi atlatıyorlardı.
Yolda gördüklerimize borçlarını vermelerini söylemiyorduk. Ne senet ne sepet olmadığını bildiğimiz için, fazla üstelemiyorduk.Birde paramızı istediğimiz için küsseler; temelli üstüne kalemi çizmek olurdu. Birisinden istedim ,hatırlıyorum. Şansa onunda kayın babası ölmüş. Sitemle
__Kayın babam ölmüş, sen paranı istiyorsun! diye kızmıştı.Özür dilemekten başka çarem yoktu.
Bir küçük dükkanda babamla beraber dört kardeş degişmeli bakardık.Her gelen bal çikolata kavanozlarına yiyici gözlerle bakar,
__''Sizinle yanlız kalınca görüşürüz'' anlamında; babamızın dükkandan gitmesini beklerdik. Bal ve nutella isimli çikolataya kaşıkla dalardık. Artanıda yün örgülerin, ipliklerin altında saklardık. Babam onları bulunca ,tabi fırça atardı.
__Yavrularım, bu dükkan sermayeyle dönüyor.Aldığımızdan kalacak karla, yeni mallar alırız yerlerine.Siz böyle sermayeden yerseniz , sermayeyi kediye yükleriz!, diyordu haklı olarak Şimdiki aklımız olsaydı, bunu kulağa küpe yapardık.Her gün teraziyi yıkar,dükkanın ampulüne bağlı kalın kabloyu,üstündeki ölü sinekleri bir bezle sıyırırdık.O kadar tutunacak yerleri kalmamıştıki, ölen bu sinek mezarlığından sinekler, tek tek düşerdi.Hiçte bir gün, bu sinekleri ordan temizlemek aklımıza gelmezdi.Sanki onların bir dokunmazlığı vardı.Dükkan tabanının tahta olması dolayısıyle ,yeraltı dünyası vardı sanki fare devletinin.Bazen müşteriler olunca koşuşturmaları duyulurdu.Onun için yanımızda tahtadan bir metreyi devamlı hazır bulundururduk. Zaten don lastiği, şalvar lastiği ölçmek için kullanırdık.Komşu bakkallar bizden ödünç alırlardı. Bazen unutup vermeyince, farelerin sesini mecbur yere hızlıca vurduğumuz topuklarımızla keserdik.Metreyi fareler için yere vurduğumuzu müşteri anlamazdı. Farelerin ayak seslerine razıydık; birde sevinçtenmi, kavgadanmı, koro halinde sesleri yükselirdi. O zaman metreyi ucundan tutar, hızlıca ucunu yere vururduk. Bu komutla farelerin sesleri kesilirdi.Bu yüzden bu tahtadan metre bizim onlara karşı, kediden daha iyi bir silahımızdı.
Yeni yapılan belediye lojmanlarının altındaki dükkanlardan biri babama çıkmıştı. Babamın oy verdiği yeni belediye reisi, önceliği ona vermişti.Babam bu firsatı değerlendirmeyip, gidip yerleşmemişti.En azından ceşme vardı içlerinde.Hem bizde, mahalle çocuklarına şeker pasta,para verip, dükkan için bidon doldurmalarını istemezdik.Hem,su içmek için ,yeşil renge bürünmüş, eskiden limon kolonyağı doldurulmuş ,bariz limon kokulu sudan başımıza dikmezdik.Hiçte yadırgamazdık; o bidondan müşterilerde ,bizde, içinde bazı yeşil yosunların yüzdüğü bu kolonyaği kokulu sudan lıkır lıkır başımıza dikerdik.
Hepimizin ayrı ayrı bir gurubu vardı.İshak kardeşimin gurubu olduğunda, ben içeriye girmiyordum Yerde ,beleş çekirdek kabukları kalın bir tabaka olmuş,çoktan; hararetli bir toplatının olduğunu gösteriyordu. Bazılarının alt dudağında biriken çekirdek kabukları üflenmediği için, bir topak olmuştu. Demek konular bu kadar önemliydiki, orda biriken çekirdek kabukları hiç düşmüyordu yere.Sanki dükkan değil ,oturulup eskilerden konuşulduğu bir köy kahvehanesiydi.Sıcak havalarda ,yüz metre ötedeki ,eskiden hamam olarak kullanılan binanın duvarına sırtımızı dayar ,çekirdek çitleyerek dükkanı beklerdik. .Gelen müşteriler büyüklerdense, bir zahmet zoraki kalkar bakardık.Çocuklarsa;
_Hadi, hadi!!Git ! Yok! , derdik.Bazı çocuklar gitmez,ısrarla bizi çağırırlardı. Çünkü köyün en lezzetli çekirdekleri;'' Hacoy Kolenin çekirdekleri''diye ün yapmıştı.Çok tuzlu ve çifte kavrulmaktan kahve rengini almış ve iri olduklarından millet heves ederdi.
Paranın kolay kazanılmadığının farkında bile değildik.Taki; babamızın bizi uyarmasına,sermaye isteyen, başka bir iş için para isteyen bize;
__Hele bir önce gidin ilin kapısında çalışın, paranın değerini bilin! deyince,kulaklarımıza kadar kızarmıştık.
__Belediye kömür dağıtıyor, sizde çıkın üstüne, eve ekmek parası getirin,siz kısa koyunun kuzusumusunuz!, deyince bizde şafak atmıştı. İvedilikle bir iş bulmalı, bir şeyler yapmalıydı.
Altında büyük yassı taşlar olan toz şeker,kuru üzüm, kuru kayısı gibi torbalar gitmiş, yerine taşlar kalmıştı. Askerden tezkere alıp geldiğimde görünen manzara buydu.Îshak kardeşimi ve taşlar üzerinde oturan arkadaşlarını görünce ürperdim.''Sonumuz hayra alamet değil'', diye düşündüm.Arkadaşlarının ellerinde, müşterilerin beğenmeyip almadığı ve bu yüzden kalabilen takur tukur ''keçi boynuzu'' denilen siyah meyve vardı. Ve bunları büyük bir iştahla kemiriyorlardı.Onlarda bitince ,herhalde görünen tek torba olan,kadınların aşermelerinde yedikleri GIL´a el atacaklardı.Bir tamtakır olmuş dükkana baktım , bir takur tukur keçi boynuzu yiyen İshak kardeşimin gurubuna baktm... İçimden ''Eyvah''ı bastım. Vay babo! diye mırıldanarak, geri dışarı çıktım.Bir şey dememiştim. Artık faydasıda yoktu.
O akşam karar verdim. Çarşıda ;tost, ekmek arası, çay satacaktım.Hem çarşıdaki bakkalcılara çay satardım ,hemde tost ayran satardım dışardaki amelelere falan.Bakkalcılar benim sabit müşterilerim olacaktı. Ne iyi! diye düşündüm. Hamamın altındaki üç dükkandan biri olan Mehmet Kızılkaya'nın kasap dükkanını alacaktım. Oda zaten İSVEÇ'e gitmek için satıyordu.Çay ocağına çevirecektim. Bu heyecan sarmıştı beni. Bu arada dükkanımızın önünden geçen yolun hemen bitişiğinde, Mehmet Özdemir abinin büfesi vardı.Çay ve tost,ekmek arası satardı.Benim bu düşüncemi duyunca, haklı olarak;
__Zaten beş on dükkan var. Bunları ikiye bölersek, sende ,bende bir şey kazanamayız. Şu küçük yerde rakip olmaya değmez!,deyince hak verdim.Birden kafamda bir fikir esti. Hazır kasap dükkanı varken ve sabit müşterileri varken, ben neden kasaplığa devam etmiyeyim!. Zaten, dükkanda kıyma makinesi ,aşina olmadığım kasap dükkanının eşyalarının hepsi mevcudtu.Kardeşim Veysel zaten, tek tek dana alır, büyütür, satardı. Bazende komşular onu çağırırdı. İneklerini veyahut kesilecek koyun kuzularını, yardım amacıyle keserdi.O´da aksine, Îsveç'e gidip iltica etme hesapları yapıyordu.Elinde kalan son kısır ve obur sarı ineği satıp .kapağı oraya atmak istiyordu. Sarı inek hep cepten yiyor,önüne ne gelirse silip süpürüyor, veysel kardeşim bu müthiç iştaha saman yetiştiremiyordu.Onu satmasını ,böylelikle ondan kurtulmasını ,o parayla, elimdeki biraz birikimimle birleştirip kasap dukkanını almamızı teklif ettim.Üstelik İsveç'e gitmese, bu kasap dükkanının kendisinin olacağını söyledim.Bir dükkana sahip olacaktı .Bereket Veysel kardeşim İsveç sevdasını kulak üstü yapmıştı. ''Olmazsa; Îsveç macerasını başka zaman düsünürüm'' dedi. Ve dükkanı peşin yüz elli bine aldık.Hiç kayıt mayıt yapmak, aklımıza bile gelmemişti ''esnaflar birligi''ne.Kimselerde söylememişti. Damdan düşme dükkan sahibi olmuştuk.
Ben mahallede tavuk bile kesmemiştim. Komşu kadınlar,kendileri kesemediği ,haram saydıkları için, ilk önce bana gelirlerdi.Ama ben kıyamazdım,elim nasıl varırdı boyunlarını kesmeye. Olumsuz cevap verirdim.Hatta, ben soğuk bir kış gününde, çığlık atan bir kazın sesiyle uyanmış, dışarıya bakmıştım. Küçük beyaz komşu köpeği ,bir kazı boynundan ağzıyle yakalamış devirmeye çalışıyordu. Kaz direniyor ,köpeğin gücü yetmiyordu.Ama, gidip kurtarmasam kazın gücü kesilecek, köpek onu yiyecekti. O soğukta dışarı çıkmış , kazı kurtarmıştım.Komşular görür diye, seke seke eve koştuğumu hatırlıyorum.Kazın hayatını kurtaran ben, kazları tavukları nasıl kesebilirdim.Şimdide dana kesme işine soyunmuştum.Sonunun pek iç açıcı olmadığını kestirebiliyordum.Millet;
__Helal olsun, pazar yerine ilk sebze çıkaran oydu köyden;yabancılara rakip olarak,Şimdide kasaplığa soyundu. Çok girişken çıktı maşaallah!! diyorlardı.Dışı onları, içi beni yakıyordu ya ,hadi neyse..
Îşe boya badanayla başladık.Osman Çelik abinin dükkanından iki helke kırmızı yağlı boya aldık.Bu renk, kanların rengini belli etmiyecek ve yağlı olması dolayısıyle ,silinmezmiş yıkandığında.Buna benzer bir kaç öğütten sonra işe başlamıştık. Şehirde büyüyüp okula giden çıt kırıldım biri ,köye gelip bel kürekle ne kadar calışabilirdi. Bu hesapla kendimi bir okyanusta yalniz başıma ve küreksiz, bir kayıkta bulmuş gibi hissediyordum .
Ne yapacaktık? Elimizde hazır ,ne bir koyun vardı , nede bir keçi.Amacımız mahallede danaları,koyunları toplayıp, sattıktan sonra, parasını ödemekti.Elimizde sermaye bile yoktu. Babam kızıyor;
__Lan oğlum kasaplıktan size ne!! .Hayatta civ civ bile kesmediniz!, Mehmet abiye gidip ,dükkanı satmamasını soylemişti.Fakat parasını ödemiş, anlaşmıştık.Artık bir ACEMİ KASAP'tık.
Îlk olarak Kotkoyo yaylasına gittik.Öyle besili olanlardan değilde ,şöyle ucuzdan bir tane alalım, dedik, O'da şansımıza ,DELİymiş.''Ondan ucuza verdik size!'' dedi, Ali Xace. Peşinen biz razı olduk.Kuzu ahıra bakmasına rağmen, dağlara doğru gidiyordu.Ahıra doğru sürdük,ellerimizi birbirine çarparak. Yerh yerh!! Kisssshhhe!!, dediğimizde başı , bakışları, ahırın kapısına bakmasına rağmen, yukardaki dağlara doğru koşuyordu.Bereket boş eski tenekeleri yanlarına ,önüne atıp, korkmasını sağlıyor, öylelikle geri döndürüyorduk.Mecbur onu götürüp kestik.Elimizde kar olarak bir kellesi , ayakları ve işkembesi kalmıştı. Rahmetli Ali Xace'nin parasını ödedik. Ve böylelikle hiç olmazsa paramızı çıkarabildik.Kelleyi ve ayakları , DASTİF dedikeri bir demirle, alevli bir tandır ateşinde yünlerini yaktık.Akşam bu ilk işimizin meyvesini iştahla yemiştik, ''Alın terinin tadı başkaymış canım!!'' diye düşündüm. Eee!! Bal tutan parmağını yalarmış!! diye bıyık altından gülüyordum.En son beyni kalmıştı. Yemek ,yememek arasında tereddüt etmiştik. Kardeşim Veysel ''yemiyelim beynini, bu kuzu deliydi ,yan etkisi olabilir!,Beyninden hastaydı, unuttunuzmu!!,dedi.Ben çöpe gitmesine razı olmadım. Hem ,güzel kokusu geliyordu burnuma. Şöyle tuz serpip yedim, afiyetle, birazda endişeli.
__Canım ne olacak, elli gramlık bir şey! demiştim.Hiç bir yan etkisi olmamıştı ..Yemekten pişman olmamıştım. Taki hapşurana kadar. Benim güneş ışığına alerjim vardı. Her güneşe baktığımda ,en az üç kere hapşırırdım. Bazen bilerek güneşe bakar, hapşırırdım. Ve kendimi rahatlamış hissederdim sonra.Sanki benim ENFİYE'm, BURUNTİ'm gibiydi.Nenem Onke ADUL, iki parmağıyle enfiye çekerdi burnuna. Ve üç, dört defa aksırırdı.. Ne kadar istedimse,'' sen küçüksün'' diye vermezdi. Sonunda bende güneşe bakıp hapşırmayı keşfetmiştim. Bu beyni yediğimin ertesi günü, havanın güneşli olması dolayısıyle şöyle bir güzel hapşırayım, dedim.Üç kere hapşırmıştım. Baktım kendi kendime gülüyorum. Bu ilk defa oluyordu.Sanki bir fıkra duymuş,sanki komik bir şey seyretmiş gibi, gülme krizi beni tutuyordu.Olamaz !.dedim .''Sadece bir tesadüf ''diye düşündüm.Araya biraz zaman girince, şunu bir deneyeyim, diye, güneşe çıktım.Haa haa hapşşuu!! diye aksırınca , daha ilk hapşırmada, katıla katıla gülüyordum.
__Lan ,dedim, kimse görmeden şurdan sıvışayım, dedim, etrafıma endişeli bakarak.Ondan sonra, hep gölgede oturmaya çalıştım. Güneşli havada dışarı çıkmıyordum. Allah göstermesin birde taziye evinde yahut mezarlıkta cenaze defnederken, birde hapşırıp gülme krizi tutarsa, mazallah köyden kovulurdum.Bir bu eksikti, nerden yemiştim o beyni!.. İştahıma sitem yağdırıyordum.
Ertesi gün, bekleyen müşterilere mecbur et tedarik edecektik. Yukarı mahallede KUŞÇA'dan gelip Yeniceoba'ya yerleşen Memet amcanın siyah danasına alıcı olduk. Gayet besiliydi. Garanti kar yapacaktık.Memet amca ''Satalım, olurda; iç organları benim ama !'' dedi,. ''Ciğerleri ,yüreği falan, toptan benim, size otuz binden veririm!!'' deyince. ''Zaten bize kar kalacak o kadar bir şey!!'' dedik , kabul etmedik. Sonunda GIR mahallesinde köyün batı tarafında, bir inek bulmuştuk. Hami Hase'den almıştık. ''Biraz asabi''! dediler ,''dikkat edin ''demişlerdi.''Sağmaya, evde beslemeye olmaz ,ama tam kasaplık'' dediler.Ben ineğin boynuna bağlı kendiri tutmuş, amca oğlu İsmail, güya bana yardım ediyordu. Arkadan ineği dürtüyordu, üstüme gelmesi için. Ben ineğin asabi oluşu dolayısıyle elimde kendiri tutuyor ,aranın kapanmasına firsat vermemek için, ivedi adımlarla, nerdeyse koşaraktan dükkana doğru gidiyordum.Amca oğlu, biraz şaka yoluyle elindeki kamışla inegi dürtüyordu. Rahatsız olan inek koşmaya başlıyor, bende, bana saldırıyor diye anlayıp, ondan daha hızlı koşuyordum.Nerden bileyim amca oğlunun ineği dürttüğünü, ve içinden güldügünü.
İneği hamamın arkasında, kesilen koyunların, danaların, boynundan çengellerle asılıp ,postunun soyulduğu, futbol kalesine benzer tahtaya bağladık.Şimdi bunu parayla kesecek birini bulacaktık.Biz acemi kasapların haddinemiydi asabi inek kesmek.''SEVO isimli bir arkadaş kesebilir!'' dediler.Kendisi eskiden bu işi yaparmış, dediler.Onu tanımıyordum . Sonunda onu ,TANSA dedikleri, eskiden belediyenin satış yaptığı , milletin şeker, çay kuyruğuna girdiği binanın, kahvehane versiyonunda bulmuştum.Sevoyla anlastık.Yolda'' İşkembede benim ama!'' dedi, ''Kelleyide isterim!'' dedi. Îçimden îyiki fazla bir şey istemedi, diye düşündüm Hepsine razıydım yoksa. Çünkü kesebilecek birini zor bulmuştum zaten.
Dükkana varınca ne görelim!!. Bizim inek kayıplara karışmış!. Nereye kaçtı?. Kim çaldı? Kim götürdü!! diye panik yapmıştık. İnek onu bağladığımız tahtayıda beraberinde sürüklemişti. Vay înek !!! sözü çıkmıştı ağzımızdan. Yerdeki tahtanın izlerine bakıp takip etmeyi akıl ettik.Gide gide taa Masti Arif'in evlerinden sonraki mahallede, taşlara tahtanın takılmasıyle durduğunu gördük.Güç bela geri götürdük.
O gün kemikli et alan, ''Sanki sade et almış gibi olduk'' diyorlardı.Çünkü etleri kemikten sıyırmamıştık.Sevonun işi bitmişti.Kemikleri birbirinden ayırmak için biri daha lazımdı. Onada Hasan isimli bir akrabası yardım etti ücretle. O'da Sevoya vermekten caydığımız kelleyi istedi üstüne. Yok!, diyemedik tabi.En sonunda ineği satmıştık şükür. Bu iş olacak gibiydi.Veysel kardeşim, hiçte İsveç'den caymış görünmüyordu. Böyle taşıma suyla değirmenin dönmiyeceğini anlamıştık.Akşam hesap kitap işi yaptık. İneğin parasının çıkmasına beş bin lazımdı. Ve daha postu duruyordu.Postun piyasadaki standart fiatı'da beş bin di.Onuda mezarlık tarafındaki kasaba sattık beş bine.Îneğin parası çıkmıştı şükür.Kar olmamasına rağmen ineğin parasının çıktığına sevinmiştim.O anda güneşe bakmışım. Hapşırınca bir gülme tutmuştu beni gene , yemiş olduğum o deli kuzunun beyninden dolayı .Kardeşim;
__Kar olmadıki bırongo, keyifle gülüyorsun ! dedi.
Benim kafama yatmıştı .Her moralim bozulduğunda, zarar ettiğimizde ,güneşe bakacaktım. Ve böylelikle gülme krizine tutulacaktım.Ama böyle ulu orta yerde değil. Zarar edip gülen kim vardiki? Sonra mazallah adama kız vermezlerdi.
Ertesi gün gene yollardaydık.Halamgilin traktörünü kiraladık.Kuşça'ya gidecektik, koyun , dana bakmaya.Köyde bulamamıştık.Kuşçayı mahalle mahalle dolaştık.Çerçi Mastoy Hamodiyi gördük. Keşke bende kasap yerine at arabası alsaydım. Mahalle mahalle, köy köy sebze satardım. Ne benzin ne mazot. Atın yiyeceği bir avuç arpa ,bir torba saman değilmiydi, diye hayıflanıyordum.Ama çok geçti.Eğer Mastoy Hamodi at arabasını kasap dükkanıyle takas etseydi, hemen kabul ederdim.Hemde güneşe on kere bakar,hep hapşırır, bu sefer sahiden gülerdim. Dayım Ali mastonun koçuna talip olduk. Keşke alsaydık. Bize fiatlı geldi. Geri köye gitmeye karar vermiştik. ZINORİ RAŞ dedikleri, son Kuşça kayalıklarında durduk.Gözümüz QALE dedikleri mevkiye takıldı.. Orda büyük bir ciftlik vardı.Ale Kare'nin çiftliğiydi. Annemin Kuşçalı olması dolayısıyle bizim akrabamızdı.Traktörü oraya sürdük. Bu arada traktörü süren hala oğlu Hüseyin, ücretini yükseltmişti.''Orasıda en az beş kilometre'' dedi . Çiftliğe daha vardı. Bir köpek sürüsü koşuyordu . Uzun dilleri dışarda, hırsla bize doğru koşuyorlardı. Abartmıyorum en az on köpek etrafımızı sardı.Hadi biz traktörün remorkundaydık emniyetteydik. Hüseyinin gaz pedalındaki ayağını köpek akıl edebilse, ısırması işten bile değildi.Köpeklerin hepsi etrafımızı sarmış , hiddetlice havlıyorlardı.Ben;
__Hüseyin ayağını içeri çek!!! diye hep bağırıyordum.O´da;
__Bırongo ayağımı gaz'dan çekersem traktör durur! diyordu.Hak verdim tabi ve beşe koyup son hızla sürmeye başladı.Köpekler bizi hırsızmı sanmıştı. Habire koşuyor, boyunlarındaki XALAK'lar bir öne bir geriye sallanıyordu.Sonunda güç bela ciftliğe varmıştık.Belki bin koyunun başı görünüyordu ağılın içinden. ''Kasap dükkanı için koyun alacağız'', dedik.''Tanesi piyasada on altı bin'' dediler.''Ama size yarı fiatına verebileceğimiz koyunlarda var'', dediler. ''Sekiz binden birakırız size'', dediler.Bu kafamıza yatmıştı.Hem, sebze sattığımız için, arta kalan domates, marul gibi sebzeleri verip besiye koyardık.Beş tane istedik. 40 bin tutmuştu tanesi ,8 binden o zamanki parayla.Yil 1984 civarıydı.. On bin peşin verdik. 30 binde ertesi gün, diye anlaşmıştık.
Yolda halamın oğlu Mehmet pazarlık yapıyordu benle.Bunları dokuz binden alırım, diyordu..Keşke bilseydim, hemen satardımda, bunları bana geri verme ihtimalide vardı. Nede olsa JORIK dedikleri zayıf koyunlardı. Yolda bunları tek tek öksürme tutmuştu. Koyunlar yarı fiatı olması sebebiyle cok zayıflardı. Bir deri bir kemik misali ,elimi sırtlarına vurduğumda, tak tak! sesi duyuluyordu. Kuyruk yağı diye bir şey yoktu . Kuyruklarını tuttuğumda, avucumu kapattığım halde ,avucumda yağ namına biraz yünün toplandığını hissediyordum.ACEMİ KASAP olduğum için, kuyruk yağını hesaplayamamıştım.Ama onları besiye koyar, dukkanın sebzesiyle bir güzel semirtirim diye düşünerek gülümsüyordum.İlk önce hava değişimi geçiriyorlar ,ondan bu öksürük onları tuttu, diye düşünmüştüm.Öksürürken karınları acayip bir şekilde şişiyor,burunlarıdan sümükler, ağızlarından asağı dökülüyordu.Yolda ,BINİ ÇİYE mevkisinde çobanlık yapan ,MILOMAR isimli köyden tanıdık bir arkadaşa dek geldik.Bize bunları geri götürüp vermemizi, tarlaların böylelerinin ölüleriyle dolu olduğunu anlatıyordu,telaşla.Bizi caydırmak istiyordu dostça . Ama kasap icin, bekleyen müşteriler için kesecek bir şey yoktu. Kesecak malı olmıyan kasap , bu jor, cılız koyunlara dört elle sarılırdı mecbur.
Eve gelince babam küplere bindi.
__Lan oğlum bunlar önceden ölmüş!!, Geri götür ver !! dedi.Onları besiye koyacam ,bir şey olmaz!, dedim. Utanıyor, gurur yapıyordum, bu geri verme işinde.Kuşçadan dayım PISOY ADUL'e bize bir keçi getirmişti.O'da küçük ahırdaydı koyunlarla birlikte. İcinde ,eskiden banyo yapılan ,TAŞT dedikleri büyük bir leğeni, onlara yemlik diye kullandım. Bu keçi, bu taşt´a giriyor, koyunlarıma boynuzlarıyle sert sert vuruyordu.Hem de acaip sesler çıkararak. Bir bu eksikti. Gözlerimin önünde mecali kalmamış koyunlarıma bir vurdu,zavallılar birbirine çarpıp , üstüste okey taşları gibi devrildiler. Bu arada babamın ayak seslerini duyunca, telaşla , düşen koyunlarımı ayağa kaldırdım . Îlk günde koyunlarımı yerde bulursa, firlatmadık şey bırakmazdı bana.Arpayı yemiyorlardı. Hemde sade koymuştum önlerine. Bir keçi, takır takır arpa kırıp yiyordu.Benim zavallılar hep durmuş, duvara bakıyorlardı. Sanki duvarda bir korku filmi seyrediyorlardı.Bu böyle olmıyacak, dedim. Bunlara yumuşak sebzeler getirmeli!, diye düşündüm.Dükkanda pek ezik bir şey yoktu.Babamdan gizli ,sağlam domatezleri alıyordum. Zaten marulları yola yola , bir tutam yapmıştım. Böylelikle muşteriler marulları küçük diye almıyacak, koyunlarıma kalacaktı. Yemeğe alışsalardı o marulların parasını çıkaracaktı zaten koyunlarım.
Evimize bitişik küçük ahıra, besi'min , koyunlarımın yanına gelmiştim. Ağızlarına marul tuttum, domatezleri leğene koydum. Bir bu eksikti ,yemiyorlardı.Tepem atmıştı.
__Lan açlık grevimi yapıyorsunuz!!. Daha ne istiyorsunuz!!,Bal isteyin bal getireyim!!, gözünüzü seveyim yiyin şu taze ezilmemiş domatezlerden!! diye bağırıp kızmıştım. Kiç kiça kiçaaaa !! diye bağırdım sari gözlü keçiye. Habire yemek istiyordu. ''Arpa senin neyine yetmez!!'' diye bağırdım kızgınlıkla. Baktım olacak gibi değil ,tuttum domatezleri ağızlarına sıkıyordum tek tek. Ben domatezleri ağızlarına sıktıkça ,onlar inat edip çenelerini açmıyorlardı.Hepsinin ağızları makyaj yapmış gibi kıpkırmızıydı, domatezden dolayı.Öksürmeye başladılar birer ikişer.Onlara baktım , melul melul.Müşterileri düşündüm.Müşteriler bir kaç gündür et bekliyorlardı.Onlara biraz beklemelerini, beş koyun aldığımı , en kısa zamanda getireceğimizin sözünü vermistim.Bu gidişle postları bile dükkana yetişmezdi ya !, diye düşünüp, hazır güneş varken, bir hapşırayım, dedim. Hapşırıp içeriye kaçmıştım.Katiıa katıla gülüyordum. Kuzunun beyninin yan etkisi kendisini göstermişti.Gülmem koyunların öksürmelerine karışıyor, keçi bize şaşkın gözlerle bakıyordu.
Aynı akşam bitişikteki, yatıp kalktığımız odada hep bir ,Meeeee!! Meeee!! sesini duymak istedim. O geceden sonra, her gece ümitle bekledim, ama bir meleme sesi girmedi kulağıma
Bir sabah bir bakayım şunlara ,ne oldu, diye ağıla gitmiştim.Bir tanesi kalkmıyordu.Kisss!! dedim. Hiç oralı değildi.Yarı uykulu bakıyor gibiydi.Babamın MESTLASTİK dedikleri ayakkabının sesleri geliyordu. Babam onu yerde görmesin diye sırtından iki elimle tutup kaldırdım. Düştü düşecek, sallanıyordu.Babam başını kapıdan uzattı. Koyunlarin hepsi ayaktaydı bereket, diye düşünürken, babamın sitemli konuşup gitmesinden sonra, bizim koyun küt diye yere yığıldı .Baktım nefesi çıkmıyordu. Sahiden gitmis, mıror olmuştu. Dört tane kalmıştı.
__Lan keçi !! Senin yüzünden!!, dedim. Aha kurtuldun, ne diye öyle boynuz vurup arpayı yedirmemen. Tam hapşırma zamannıydı. Ama güneş yoktu.Ertesi gün koyunlarıma bir alıcı çıkmıştı. Nihayet parayı geri çıkartacaktım.Ben onların yünlerini tarar, parfüm bile sıkardım. Yeterki satalım ,diye düşündüm.Dükkanı sonradan satacağım rahmetli Muhlis kızılkaya alıcı olmuştu.Tam koyunları götüreceklerinde benim koyunlar canlanmazmı.Gitmeye diretiyorlardı.Bir bu eksikti. Şimdiye kadar nerdeydiniz böyle !, diye düşünmeden edemedim.Kardeşi Doğan, koyunun arka bacaklarını tutmuş , koyun ön ayaklarıyla diretiyordu.Görende evimizi terketmek istemiyorlar,taze marul ve domateze alışmışlar, zahir, diye zannederdi..Yolda birisi öksürünce Doğan'' Bu bize yaramaz bırongo!'' dedi bana. Îki tanesine dünden razıydık. İkisini alıp gitmişlerdi . Aynı alış fiyatından vermiştik.Tam dükkana ayak basıp müjdemi verecekken babama,gözüm el arabasında olan iki koyuna takıldı. İlerde Masti Ömer'ın evine giden yolda Doğan, iki koyunu el arabasına koymuş götürüyordu bizim eve.İyiki koyunları sattım dememiştim babama.Mecbur eve vardım Doğandan önce.Rahmetli Muhliste gelmişti.Bana;
__Bırongo bunlar hep duvara bakıyor, bir şey yiyip içmiyorlar, bize yaramazLar! dedi. Koyunlarıma baktım. Ağızlarını sümuk bağlamış ,çenelerinin altı şişmiş gibiydiler. Geri döndüklerine sevinmiş gibiydiler sanki.
Ben çarşıdayken Veysel kardeşimin koyunlardan ikisini kestiğini duydum. ''Son nefeslerini vermeden kesip kurtaralım'' demiş.Geldiğimde koyun olduklarına şahit gerekeceği ,post edilmiş cılız, jorık koyunlarıma baktım. Satalımmı satmıyalımmı tartışmasını yapıyorduk.Kardeşim ,içi boşaltılmış koyunun, arka ayaklarını tutup, koyunun göğüs kafesine koyunca ,bir hindi kadar olmuştu.Birisini uzak bir yerde oturan fakir birine verelim ,dediler.Tam o gün KUŞÇA'dan dayım Ali Mastonun oğlu Hasan gelmişti bizim eve.Dedi;
__Bu bılotaların , cılız koyunların eti lezzetli olur , gelin sizde! deyip tavada kızartmıştı.Daha sonraları bu etten dolayı yatağa düştüğünü duymuştuk.
Üçü eceliyle, ikisi bıçakla kesilmiş , elimizde beş post kalmıştı. Bir ÇERÇİ'ye sattık postları. Çerçi;
_-Bu ne? Tavşan postumu bunlar?!! deyip inanmamıştı koyunların postu olduğuna.Yerine iki plastik tabak vermişti ancak.
Dükkanı peşin parayla almış olduğumuz fiatla, borçla vermiştik dükkanı ucuzdan , rahmetli Muhlise.Veysel kardeşim soluğu Îsveç'de almış,ben Avrupaya iltica etme furyasına katılmış, güç bela dükkanı satmıştık.Dükkanı satacağımız akşam ,dükkanın anahtarını kardeşim Îlyas, terazide unutup kapının kilidini kapatmıştı.Dükkanı sattığımız amca oğlu Mustafa gelince, mecbur kilidi demir testereyle kesecegimizi söyledi.Sora sora Bangli Madenin evinde bir tane bulmuştuk.Gece yarısı tak tak!! sesleri Yeniceobayı doldurmustu.Jandarmaların dükkanı soyuyorlar! diye anlamasından korkuyorduk.Sonunda dükkanı açmış , malları tek tek sayıyorduk.Soluğu Danimarkada almıştım ertesi gün.Bütün hazırlıklarımı yapmış, davetiyemi almıştım oraya gitmek için .
Dükkanı, işin ehline vermiştik.Rahmetli, helal hoş olsun, işinin erbabıydı.Güzelce işleri düzeltmişti.Bir enkaz devralmıştı. Ama orayı dört başı mamur, eski günlerine kavuşturmuştu.Bizede giden paraların yerine ;anlatıp anlatıp,gülme şansı veren bir anıya dönüştü.Doğrusu o kadar gülmüştükki maziye bakıp, bu anlatmaların giden paralara değdiğini , hoş bir anı olarak kaldığını hep söyledik.
Artık güneşe bakınca gelen gülme krizlerim ,soluk renkli Danimarka güneşinde etkili olamıyor, unutulmuştu. Hele dört ay süren güneşsiz kış ayları atlatıldığında temelli gülmem kesilmişti.Her sene izine gidince güneşe hususi bakar, denerim, hapşırıp. Artık gülmüyordum.Güneşe bakıp gülmemekten sevinen bir bendim sanki.Bir anısı kaldı o ACEMİ KASAP işinden.Hep paylaştım,yüzleri güldürdüm. .Kasap dükkanı almaktaki pişmanlığımı, koyunları almamdaki pişmanlığımı çoktan unuttum. O gülen gözlerdeki ışıltı, o zararımı , o üzüntümü çoktan silmişti.Însanları güldürmenin pahası olmazdı. Îyiki ACEMI KASAP´lık işim olmuş, insanlarıda güldürmüşüm, güldürüyorum.....
BIRONGO
21-EYLÜL-2019
CUMARTESI
ISHØJ
(Umarım beğenirsiniz, sevgili öykü sever kardeşlerim..BIRONGO'nuz