BEŞİKTEKİ HAZİNE
Orta okula gözlerimin yaşları kurumadan başlamıştım.Hayatın ilk darbesini ilk okul 5’in bitiminde yemiş; annemi kaybetmiştim. Babam kol kanat germiş, adeta annemin temennisine, onun;
__Hacoo! Acele etme ,…….. falan gibi yapma, hemen evlenme!. Kuzularım sana emanet…. Dediğini uyguluyordu sanki. Okulda , evde üstümüze titriyordu.. Üvey anne getirmemişti. Rahmetli annemin vasiyetiydi.
Her ne kadar titiz davransada, annesizliğin boşluğunu ne baba, ne bacı nede teyze ve hala dolduramazdı. Ama acımızı içimize attık.. Tenhalarda, karanlık köşelerinde odaların, sıcak yaşlarımız süzüldü.
En büyük hayali elbiseyle, kravat takmış halimi görmekti. Ama hayallerine ömrü yetmemiş, en son Ankaradaki Hacettepe hastanesinde bana ’’ Az kurbon’’ deyip gitmişti….
Ablalarım, en küçüğümüz altı aylık biz dört erkek kardeşlerini ,acılarını içlerine atarak güler yüzle, sevecen, bağırlarına basmışlardı.
Ortaokul sıralarında, okula annesizlikle başladığım yılda, Elişi dersi vardı. O derste herkes tahtadan bir şeyler yapacaktı. Yıl sonu , Yeniceobada belediyenin satış yaptığı TANSA isimli binasında sergilenecekti. O zamanlar koalisyon hükümetlerinin beceriksizliği yüzünden yokluk ve kıtlık baş göstermişti.. Yiyecek maddeleri karaborsaya düştüğü için, Türkiye genelinde tansa isimli bu portatif binalarında halka sırayla dağıtım yapılırdı. Ve kuyruklar uzarda uzardı. Bir gün yağ kuyruğu, bir gün çay kuyruğuna girerdi millet. Biz öğrencilerin yaptıkları el işleride bu büyük TANSA denilen binada sergilenecekti.
Sınıfta kimi TEŞİ denilen kirman yapıyorlar, kimi elbise askısı, kimi masa ve kimide kilim yapmak için TAVN yapıyorlardı. Bende standart büyüklükte BEŞİK yapmayı kafama koymuştum. Evde düz tahtaların olduğunu biliyordum. .Evimiz yapıldığında ,çatı tahtalarından arta kalan bir sürü tahta vardı.
En büyük yardımcım babamdı. Testereyi komşumuz Matke Tebarekeden almıştım. Gecenin son saatlerine kadar babam, alnında terler aka aka yardım ediyordu.. Beşiğin iskeleti yavaş yavaş meydana gelmiş, iyice kalbim çarpıyordu.. Eminim birincilik alacaktım.. Çünkü kimsenin bu zahmeti ,bu masrafı göze almıyacağını biliyordum.
Tam bir hafta sürmüştü. Beşik bittiğinde onu karşımıza koymuş, bazen yakından, bazen uzaktan bakıyorduk. Babam bizim gülen gözlerimizi görünce, mutlu olmuş, sevincimizle gözleri sulanmıştı. Buna birde isim yazılmalıydı. Benim yaptığım belli olacaktı. Sergide kadınlar, Yeniceoba ahallisinin hepsi davetliydi. Babam evde annemizden kalma ÇUVALDIZI , ŞUJIN dediğimiz bu büyük iğnenin ucunu küçük tüpün ateşine tutarak kızdırmıştı. Daha sonra özenle ’’İsmail Köylü ’’ diye ismimi yazmıştı. . Beşiğin en uç tarafından öbür uca uzanan kalın çıtaya yazmıştı
Yüreğim sevinçten pır pır uçacak gibiydi. Babamın bağrına başımı yaslamış, onu sıkıca sarmıştım. O’da bizim okulda başarılı olmamız için yardım eder, daima öğütleri sıralardı.
Nihayet herkes yaptığını getirdiğinde ,benim gösterişli beşiğim göze çarpıyor, herkes gıptayla bakıyordu. Eğitimin yapıldığı yarım Cumartesi günüydü. Öğretmen beni kutlamış, tam üçtane 10 puan vermişti. Beşiğimi o zaman orta ikiye giden ablam DÖNE’yle birlikte tutup getirmiştim. Çünkü bayağı ağırdı. Okul bitiminde tekrar getirmemiz için , yaptığımız el işlerini saklamamızı istemişti öğretmenimiz.
Babam, akşam ŞEN YAYLA isimli dükkanımızı kapatıp geldiğinde gülen gözlerle kaç aldığımı sorunca; üç tane 10 aldığımı söylemiştim gururla. Beni sevinçle sarmış;
__Bakarsan bağ, bakmasan dağ olur. Derslerinizde, toplum içinde hep böyle her şeyin en iyisini yapın ! demişti.
Bu öğüdünü hep uygulamak için canla başla çalıştık. Ben hep ARKEOLOG olmak istedim. Ve eski şeylere hep merak sarar, dağlara karang toplamak için gittiğimizde illaki mağaralara girer, bir araştırmacı gibi tavanları, çivi yazıları varmı diye kontrol ederdim. Hatta okulumuzun önündeki Hititlerden kalma aslan heykeline el sürmediğim gün olmazdı. Ve onlardan kalma çarşıda bulunan mermerden iki sütun parçasına bakar, o devirlere hep zihin yolculuğu yapardım.
Okulca gitiiğimiz Konya Arkeoloji müzesine hep bu heyecanla gitmiş, ordaki HERKÜL heykeline bakarak notlar yazmıştım. Hatta türkçe dersinde İbrahim Koyunlu öğretmenimiz USTA kelimesini devrik cümle içinde kurmamı istediğinde’’ Yer altında bekliyor eski şeyler, USTA arkeolog ellerini’’diye cümle kurmuştum. Arkeoloji benim için bir tutku olmuştu.
Okul bitimine az kala KÜTÜKŞAH’ta bulunan AYŞECİK BAHÇESİ’ne kır gezisi yapacaktık. Benim için bulunmaz bir fırsattı. Ordaki mağaralara girme heyecanı beni sarmıştı. Öğretmenimiz GÖLYAZI’lı Yusuf Pirbudak, Somi Mahme’nin mavi renkli kamyonunu ayarlamıştı. Herkes kumanyasını, yemek paketlerini hazırlamış; kamyonun kasasına istif olmuştuk. Ben arabaya binmeden çarşıda bir BAFRA sigarası ve birde kibrit almıştım. Sigara içmiyordum ama dağda keyif yapmak için öylesine almıştım.
Ayşecik bahçesi, Kütükşah köyünü geçince sol tarafında kalan , yer yer kıraç tepelerin ve badem ağaçlarıyla dolu yalçın kayalıkların yamacında yemyeşil bir bahçeydi. Oraya varınca büyük bir sevinçle manzarayı seyretmeye başladık. Yerden sızan bir kaynak suyu vardı. Berrak tatlı bir suydu. Suyun başında su içme yarışına bile girmiştik bardak bardak.
Hemen yakındaki dağda bulunan mağaraya öğretmenler önde ,bakmaya gidenler vardı. Bende katıldım onlara büyük bir heyecanla. Yokuş yukarı bir kaç tepeyi aşarak mağaraya varmıştık. İki penceresi vardı ve aşağıdaki kapısından sürünerek giriliyordu. Akan sel sularının getirdiği kumlarla dolmuş olduğu için ancak öyle girilebiliyordu. Bizden önce varanlar pencerelerden el sallıyorlardı bize.
Mağarayı gezip çıktıklarında , içerde iki eşeğin heykelinin olduğunu, onlara binmemizi söylüyorlardı. Bunu duyunca şaşırmış, bir an önce görmek istiyordum. İçeriye girdiğimde o eşek heykeli dedikleri tarafa yöneldim. Orda türkçe öğretmenim İbrahim Koyunlu;
__Gel bakalım Arkeolog! Bak bunlar heykel! Dediğinde kapakaranlık yerde el yordamıyla onların aslan heykelleri olduğunu anlamıştım. Okulun önündeki Hitit aslan heykeline benziyorlardı.. Cebimden kibriti çıkarıp yaktığımda aslanların heybetli heykelleri iyice meydana çıkmıştı. Yanan kibritin alevi aslan ve bizim gölgelerimizi duvara vuruyor, korkutucu ve gizemli bir görüntü meydana geliyordu.
Herkes mağaranın içine dağılmış, yukardaki pencerelere varmak için dehlizlere dizleri kırıp , emekleyerek gidiyorlardı. Ben elimdeki kibrite güvenerek yanlız başıma ilerledim. Yerlere kibritlerin yanmayan ucunu batırıp üstünden yakarak ilerliyordum. Her bir metrede bir kibriti yere batırıp batırıp yakarak ilerliyordum. Arkaya baktığımda beş altı yanan kibritin aydınlığıyla girdiğim dehliz aydınlanmıştı. Dönüş yolunu bu kibritlere bakarak bulacaktım. Tabi kibritleri bitirmeyecektim. Aksi takdirde ,yerdeki yarısı yanmış kibritleri göremezdim.
Epey zik zak çizip bazen emekleyerek, bazende yürüyerek kibritin ışığında ilerledim. Derken, ’’Hiiiiiii!!! Diye bağırarak donup kaldım. Bu bir mermerden sandıktı. Kibriti tutunca başında taç olan , krala benzeyen bir figür ve çivi yazılarıyla dolu olduğunu gördüm. Bu belki bir hazineydi. İçinde çok değerli şeyler olduğu belliydi. Kimse görmesin diye aceleyle çıkmak istedim. Okul bittikten sonra yanlız başıma yada bir tanıdıkla gizlice gelirim diye düşünerek, geriye dönmeye karar verdim.. Yanlız başımaydım ve benden başka gören olmamıştı.Elimdeki kibritleri yakıp, yerde diktiğim yarısı yanmış kibritleri takip ederek, gitgide duyulan arkadaşların seslerine yöneldim.
Tabi hazine sandığı sandığım mermer sandıktan bahsetmedim. Dışarıya sürüne sürüne çıktım.. İçim içime sığmıyordu. Dağa tırmananlarla karşılaşınca, mağarada iki aslan heykeli olduğunu, onları görmelerini söylemiştim.
Öğlene doğru herkes kumanyasını açmış, yemek yiyorlardı. Yemekten sonra daha henüz mağaraya gitmeyenlerde çıkacaktı. Birden’’Peki o hazine sandığını nasıl bulacaktım!!’’ diye düşündüm.. Hazineye giden yolu , o zik zaklı dehlizlerin yolunu kağıda çizmeliydim. Geri bir daha gidecektim mağaraya. Nasıl olsa yerde yarım yanmış kibritler duruyordu daha. Onları takip ederek hazineye giden yolu çizecektim.
Bu heyecanla yeni gruplara takıldım yemekten sonra.Aslanları bulmak zor değildi. Heykellerin kuyruk tarafından başlayarak yukarıya yanlız başıma ilerledim.Az sonra ilk yaktığım kibrit çöpüne varmıştım. Her bir metrede diktiğim, yarısı yanmış kibritleri takip ederek, emekleye emekleye gidiyor, bir yandanda yolu çiziyor; sağ kapıdan girilir, iki metre sonra sola, iki metre direk git , diye detaylı yazarak yürüyordum. Aman tanrım! …. Aman Allahım! Işte mermer sandık. Etrafı kolaçan etmeye başladım. Heykel görünümlü karaltılar vardı. Ama elimde kibritler az kalmıştı. Onları geri gitmede kullanacaktım.. aksi takdirde kibritsiz çıkışı bulmam imkansızdı.. Elimi soğuk mermer sandığa sürüp sürüp geri dönmeye karar verdim.. Yol haritasını, hazine sandığına giden yolu çizdiğim kağıdı özenle katladım. Bu kağıt olmadan, çizdiğim harita olmadan bulunması imkansızdı.. Sevincimi yüzüme aksettirmeden, arkadaşlara vardım.. Geri dönüşte içim kıpır kıpırdı.. Kütükşahtan Yeniceobaya dönerken, esen rüzgara karşı herkes türküler yakarken kamyonun kasasında, aklım hazine sandığında ve ceketimin iç cebinde sakladığım haritadaydı.. Birden aklıma esti.’’ Ya kağıt kaybolursa, ya birilerinin eline geçerse’’ diye düşündüm. O haritayı ,yaptığım beşiğe çuvaldızı ateşte kızdırarak çizmeyi tasarladım. Evet kalemle çizsem silinebilirdi. Ancak hazineye giden dehlizlerin yolunu tahtaya ateşle kazınca kaybolmıyacaktı. Aynı günün akşamında küçük tüpün üstünde çuvaldızı kızdırarak, haritaya baka baka aynısını çizdim. Oldukça zikzaklıydı. 2 metre sağa, 1 metre dik, 2 metre sola diye mesafeleride yazmıştım.
Besiğin bir cephesinde, yukardan aşağı doğru uzuyordu yol haritası.. Başlangıcı aslanların kuyruk kısmından yukarıya doğru başlıyordu. Bu beşiğin üstündeki çiziklerin hazineye giden yol olduğunu kimse tahmin edemezdi.. Çizdiğim orjinal haritayıda orada yakıp yokettim.. En azından, okuyup Arkeolog olduğumda bu mağaradaki aslanları müzeye teslim edeceğimi; tabi öncelikle hazine sandığını çıkaracağımı hayal ediyordum..
O beşikte çok çocuklar büyüdü. Komşumuz Necati kızılkayann oğlundan başlayarak çocuk sahibi olanlar hep isteyip geri getiriyorlardı. BEŞKE İsmeil, İsmailin beşiği diye meşhur olmuştu. Özellikle 75 doğumlular’ dan başlamıştı. Hiç beis görmüyordum hazine haritasının beşiğin üstünde olmasından. Kimsenin aklının köşesinden geçmezdi, o çiziklerin sandığa giden yol olduğunu.
Okul sonrası askerlik gelip çatmıştı.. Üniversite imtihanını kazanamayınca askerliği aradan çıkarmayı düşünerek, askerliğe gittim. Askerde benim gibi eski eserlere, mağaralara ilgisi olan bir arkadaş edindim. Kendisi Konya’ya bağlı DAMLAKUYU’ köyündendi. Tütüp dağına varmadan solda kalan bir köy’dü.Kendisi hem marangoz ve hemde demircilik yapıyormuş köyde. Köylerden eski güğüm ve leğen, teneke toplarmış. Hatta tahtadan beşikte yaptığını söylemişti. O’na Arkeolog olmak istediğimi, hatta Ayşecik bahçesindeki mağarada iki aslan heykeli olduğunu anlatınca çok meraklanmıştı. Askerden sonra, tezkereyi aldıktan sonra beraber gitmeyi teklif edince, büyük bir sevinçle kabul etmişti. En sonunda orda bir sandık bulduğumu, ama o sandığa giden yolu yanlız benim bildiğimi söylemiştim.Gözleri faltaşı gibi açılmış;
__Peki o yolu nasıl bulacaksın ?dediğinde, O yolu benim beşiğe çizdiğimi söyledim.
__Beşik nerde şimdi?
__Evde duruyor.
__Yaaa!!??
İçimden onu asla kendisine göstermiyeceğimi düşünerek, sandığın varlığından söz etmiştim. Kesinlikle ona beşiği göstermiyecektim. Ama heyecan olsun diye söylemiştim.Bu mevzuyu bir daha açmadık.
Aylar geçti, beşiği unutmuştum. Tezkereyi aldıktan sonra döndüğümde beşiğin yerinde yeller esiyordu. Büyük bir üzüntü içinde’’En son kim aldı? ’’ diye sorduğumda, küçük kardeşim İshak;
_-Önceleri götüren geri getiriyordu. En son kuluto mahallesine geçti. Orda’da çocuğunu büyüten başka komşusuna vermiş. Şimdi Kuluto mahallesinde ama kimde, bilmiyoruz, dediğinde omuzları çökük üzüntü içinde kalmıştım. O harita olmasa imkansız bulamazdım. Beşiği kuluto mahallesine gidip soruşturacaktım ama kime soracaktım?. Derken ablam Hale vefat etti. Onun acısı içinde kıvrandık.Onun yokluğu gitgide içimizi acılarla dolduruyor, onun özlemi yüreğimizi acıtıyordu. Aylar sonra küçük ablam Döne;
__Sen askerdeyken Hale hastalanmış, SİROZ’a yakalanmıştı.. Sana üzülürsün diye haber vermedik.. Ölüm döşeğindeydi sanki. O anda seni son kez görmediği için üzüldüğünü söylüyordu.Seni görmiyeli bir sene olmuştu. İyice zayıflamış, Siroz hastalığı onu pençesine almışken bana dönüp;
__Kardeşim İsmailin yaptığı beşiği getirin bana! Demişti. Şaşırmıştık.
__Ne yapacaksın beşiği? Diye sorunca;
__Kardeşime bir şeyler yazacağım. Ben ölünce bu ona hatıra kalsın. Ona bu benim vedam olsun! Diyerek çuvaldız istemişti! Diye anlatmaya devam etti Döne ablam.
__Tüpte kızarttığı ŞUJIN ile bir şeyler yazmaya başladı. Hepimizin gözleri yaşarmıştı.
__İnşaallah iyileşir İsmaile bunları kendin söylersin! Dediğimizde sessizce ağlamıştı… diye döne ablam ağlıyarak anlattı.
__Ama şimdi o beşik nerde bilmiyoruz!, demişlerdi. Ben hazineyi değil, o haritayı değil, ablamın yazdığı o veda mektubunu merak etmiş, biran önce bulup ablamın bana yazdığı o özlemi, o hatırayı okumak istiyordum. Ama araki bul, kaybolmuştu.Kuluto mahallesindeydi ama kimde?
Umudumu kesmiştim beşikten.Derken Danimarkaya gitmek nasip oldu. Evlenerek çoluk çocuğa karıştım. Bir izin vaktinde kulutu mahallesinde bacanağım FOTOKÜBRA’nın sahibi Hasan küçükköse ile balkonda oturuyordum.. Bir seyyar satıcı geçiyordu. Traktöre bağlı remorkle geçiyordu. Bir yandanda;
__Hadi eskiler topluyorum, eski güğümler, eski leğenler, boş tenekeler alınıııırrr!! Diye mikrofonla anons ediyordu. Yaklaşınca onu tanımıştım.. Bu benim demirci ve marangoz asker arkadaşımdı. Bacanağımın hanımı;
__Bu eskici her hafta geliyor, eski beşik alınır, yerine yenisi verilir!! Diye diye kulaklarımızı patlattı. Ne yapacak eski beşikleri manyakmı bu. Yerinede yenisini veriyor. Mahallemizde iki kişi eski beşikleri vererek yenilerini aldılar. Deyince benim jeton düşmüştü. Demek ona askerdeeyken anlattığım beşikteki hazineye giden yolu ele geçirmek istiyordu. Yanına Bacanağım Hasanla gittik.
__Gördünmü Dünya ne kadar küçük. Dağ dağa kavuşmaz, asker arkadaşı birbirine kavuşur! Deyince ona, traktörden atlayıp sarıldı bana. Hoş beşten sonra, remorktaki yeni beşikleri göstererek;
__Bu beşikleri satıyormusun? Diye sorduğumda, duraksadı.
__Yoksa eski beşiklerlemi değiştiriyorsun? Şaşırarak cevap vermedi.
__Benim bahsettiğim beşiğimi elde etmek için, bunları takas etmek için aldın değilmi? Deyince zoraki cevap verdi;
__Bak İsmail, ben beşiklerin modelinden yapmak için topluyorum! diye yalan söylemişti.
__Sen sözünde durmadın!. Hani beraber gidecektik?. Yanlız başına gitmek için, onu elde etmek için bu eskici rollerine girdin. Sana hiç yakıştırmadım, utan!! Deyince, kızarmış;
__Bana hakaret ettin!!, Göreceksin onu bulacağım! Deyip hızlıca traktöre bindi. Bir yandanda resmen;
__Eskiiciiii!! Eski beşik alınııırr!! Yerine yepyeni gıcır gıcır yenisi veriliiirr!! Diye hopörlerle bağırıyordu.Bacanağım Hasan;
__Boş ver ne yapacan eski beşiği alsın gitsin. Sevabına yenisini alsınlar! Deyince;
__Bak Hasan bırongo, onda benim rahmetli ablamın bana yazdığı vedası, bir nevi mektubu yazılı. Onun için önemli bana. Hem onun illaki istemesinin sebebi askerdeyken, ayşecik bahçesinde bulunan heykellerin yerini gösteren, benim beşiğe kazıdığım haritayı ele geçirmek, demiştim açıkca.Bacanağımın hanımı;
_-Aynı Alaaddinin sihirli lambası hikayesine benziyor! Diye gülmüştü.
Günler sonra Hasana tekrar misafirliğe gittiğimde;
_-Bacanak , senin beşiği buldum, müjdemi isterim! Deyince, heyecanla omuzlarını tutarak;
_-Söyle! İstediğin her şeyi alacağım sana Nerdeee!! Diye heyecan yaptım.
__Komşumuz çatılarındaki güvercin gübrelerini temizlemek ve güvercinlerin bir daha gelmemesi için çatıyı kapatmak için temizlik yapmıştı. Beşikte o çatıdan çıktı. Dışarda, yığılmış eşyaların içinde, gübre torbalarının altında duruyor, demişti __Hemen isteyelim. Senin istemenle verebilirler, dedim Oraya gidelim ev sahibinden rica edelim. Zaten üstünde benim ismim yazılı, inanıp verirler. Hem o eskici asker arkadaşım gelmeden, yeni beşikleri göstermeden alalım dedim. Hemen hasanın komşusuna gittik.
__Atkee Aşşeeee!! Ayşe nineee!!, diye Hasan bağırınca ev sahibi dışarı çıktı. Hasan;
__O eski beşik bacanağım İsmail köylünündür. Beşiğin üstünde onun ismi yazılı zaten deyince, Küçük torunu Erkan için komşularından aldıklarını, sonra telef olmasın diye biri isteyene kadar çatıya attık! Demişti. Hasanla zor bela beşiği güvercin gübreleriyle dolu torbaların altından çıkarmıştık. Bütün anılarım depreşti. Kendi ellerimle, babamın alın teriyle yaptığımız beşik eskimesine, hırpalanmasına rağmen karşımda duruyordu. Kazıdığım, hazineye giden yol haritası hala duruyordu. Merak ve heyecanla rahmetli ablamın, yanmış iğne ucuyla yazdığı yazısını okumak için Hasanla beşiği kenarından tutarak onun evinin balkonuna götürdük.
İşte orda. Ablamdan bir haber alacaktım. Onun güleç yüzü, gülen gözleriyle hayali belirmişti karşımda sanki. Gözlerim yaşarmış, Hasan ve çocukları beni yanlız bırakmıştı.. Beşiği iki elimle tutmuş, anlım beşiğin üstünde sessizce hiçkırıklarla ağlıyordum.Mektubunda;
__Cone mın… Bıre mın. Oble hal kurbon.
Keşke seni görebilsem,
Keşke son defa seni görebilsem.
Bu siroz beni bitirdi.
Üzülmeyesen diye seni askerden çağırmadık.
Çowata poçtıkım, Dalole dokexa.. dalole Xongexa…..
Son satırlara geldiğimde iyice kendimi koyvermiştim. Sesime hükmederek sarsıla , sarsıla ağlıyordum.
En büyük hazinem bu ablamın bana yazdığı sözleriydi. Heykeller, hazine umurumda değildi. Bir veda, bir selam, sevecen bir kalp en büyük hazineydi.. İyi bir isim bırakmak, sevgiyi, saygıyı hatıra bırakmak, öyle hatırlanmak, uğruna gözyaşı dökülmesi en büyük bir değer, bir hazineydi. Ve ben ağlıyorum şimdi. O yüreklerde yaşayan biricik ablamız hazinemizdi. Hayatın bizden aldıkları, hele zamansız aldıkları, gözyaşlarıyla hatırladığımız, yad ettiğimiz hazinelerimizdir onlar. Rablerinin misafiri olan o hazinelerimizin sandığı, yaralı, ağlayan yüreğimizdir. Ve orda yaşayacaklar sonsuza kadar……
BIRONGO
09- EYLÜL-2017
CUMARTESİ
(Umarım beğenirsiniz sevgili öykü sever kardeşlerim)