DÜKKAN'DA CİNPERİ
Komşumuz Hüso dediğimiz Hüseyin Bilenle, kulpu olan bir tenekeye uzun bir tahta geçirip, içinde yaktığımız bir ateşle, mahalle arasında dolaştığımızın haberi anneme gidince, beni arayıp bulması zor olmamıştı.
’’Lo Lo İsmoiiiil!! sesini duyunca, beni bir korku sarmıştı. Hüso beni orda bırakıp sıvışmıştı.. Annemden azar işiteceğini anlamış, birden tüymüştü. Tenekeden alevler çıkıyor, içine attığımız naylon ve hindi tüylerinin kokusu yayılıyor, annemin güleç yüzüne alışmış ben, ondan azar işiteceğimi anlamıştım.
’’Yavrum, bir yeri yakarsınız, sap saman etraf dolu. Sence iyi bir şeymi ev aralarında ateş yakmak?!’’ Gelir gelmez yerden toprağı avuçlayıp, hala yanan ateşin olduğu tenekeye boca etmişti. Önce ortalığı bir duman kaplamış, gözlerim dumandan ötürü yanarken, annem bir elinde teneke, öbür eliyle elimi bileğimden sıkı tutmuştu. Onun elimi hep nazik tutmasına alışmış beni, bir korku sarmıştı. Alt dudağımı aşağı sarkıtıp üzgün olduğumu gören annem;
’’Düzelt ağzını, öyle durma karşımda! Diye söylemişti. Annem şefkatini örtbas etmek için, sert görünmek istiyordu. Ve benim üzgün halimi görmemek için, yüzüme bakmıyordu. Bakınca dayanamıyarak bana sarılıp öpmek isteyeceğini biliyordu. Bu yüzden merhametine sığınırcasına üzgün rollere bürünüp beni bırakmasını düşünmüştüm. Ama sıkı tuttuğu bileğimi gevşetmemişti. Beni iki katlı evin alt katındaki odaya götürmüştü. Bu tehlikeli ateş yakma oyununu bir daha tekrarlamamam için beni dövmüştü. Ondan bunu hiç beklemiyordum. Çünkü dört kızdan sonraki dalolını elbebek gülbebek büyütmüştü. Kendimi bildim bileli bana karşı hep sevecen olmuş, hep gülümseyen yüzüyle karşımda dururdu.
O günden sonra beni babamla beraber dükkana yollamaya başladı. Okul sonrası ,bana yemeğimi yedirdikten sonra;
’’Az kurbon, hadi babanın yanına git. Camiye gittiğinde sen dükkana bakarsın. Ordaki gazeteleri oku, insanlarla konuş, utanma! Der, beni öperek yollardı.
Oyun delisi olan ben, bu düzenli hayata ayak uyduramıyordum. Ama annem; okul sonrası beni bekleyen Hüso, Nahim Bilen, Niyazi çelik ve Halil Polat isimli arkadaşlarıma dönüp;
’’Hadi gidin!. İsmail gelmiyecek! Dükkanda çalışacak, babasına yardım edecek! Deyip, mahsusta sert konuşup onların gitmesini söylüyordu. Bana dönüp;
İsma alo, almalo,
Dalole dokexa,
Atkexa kurbono… diyordu bu tekerlemeyi herzaman söylediği gibi,.Büyük adam olmuş,leleee!! Lokemın artık dükkana bakıyor! Deyip şefkatle uğurluyordu.
Dükkan işine alışmak kolay olmuyordu. Aklım, mahallede arkadaşlarla KİT oyununda, saklambaç oyununda, arkadaşlarla uçurtma uçurtmada kalıyordu.Babam camiye giderken dükkanı kapatmıyor;
’’Fiyatını bilmediğin şeyleri yan komşumuz Bayram Kızılkaya’ya, Amcan Kaki Haciye sorabilirsin. Sakın Yok deme! Diye beni tenbihliyordu. Borçla isteyenlere, babam gelsin o zaman ! diye konuş, Tamammı ? deyip , Hami Aşe'nin evinin yanındaki camiye giderdi.
Bende artık hevesleniyor, dükkana kendi başıma baktığım için ,gururlanıyordum. Arada bir duyduğum fare tıkırtılarına alışmış, yere vurduğum tahta bir metreyle onları korkutuyordum. Tek zorlandığım dükkanın tahta raflarına uzanmaktı. Düşme tehlikesi vardı. Ama o zamanda , müşteriden isterdim, yüksek raflardan indirmesini.
Babam dükkandayken sırayla malların fiatlarını söylüyor, aklımda tutmamı istiyordu. Ama bir türlü aklımda tutamıyor bazılarını illaki unuturdum. Fiatını bilemediğimi gidip, yan komşumuz Bayram kızılkaya’ya soruyor, o bilmezse Amcam Kaki Haciye koşturuyor;
’’Kako, bu kaça? Diye soruyor, sonra hızlıca dükkana seyirtiyordum. Ama genede müşterinin dükkandan bir şey çalma korkusu vardı tabii. Zaten bazıları mahsus uzak raftan bir şeyi istiyor, ben sırtımı dönüp çuvalların üstüne çıktığımda, arkadan seslerin, xış, xış eden sesleri duyuyor, müşterinin bir şey aldığını hissediyordum.. Ama göremediğim için’’Sen bir şeymi Aldın? Diye soramıyordum. Beni en çok üzen bazılarının Zeytini beleş yemek için bunlar güzelmi deyip ağzına alması. Ve bazende fındıklı lokumları, kahve renkli cezeryeli lokumları bir atışta ağzına alıp ’’ Bu lokumların fiatı Kaç? demeleri . Ben utanırdım, ''yeme!'' diyemiyordum…
Genellikle okul sonraları her hafta sonu dükkana gitmelerim düzene girmişti. Önünde Hititlerden kalma aslan heykeli olan çarşıdaki eski ilkokulla dükkanımızın arasında ana yol geçerdi. Uzun tenefüs aralarında dükkana koşar, pasta , lokum alır, cebimide çekirdekle doldururdum. Dükkandan böyle elim dolu geri dönmem arkadaşlarımı çoğaltmıştı sanki. Gene uzun tenefüs arasında, okul önünde oynarken, gene ablam Döne yanıma gelmiş, siyah önlüğümü düzeltmiş, boynumda yan duran plastikten yakayı düzeltmişti. Bu beyaz yaka önlüğe çeneme dek gelen bir düğmeyle bağlanırdı. Az sonra çarşıya gelip duran bir jeep'in yanına beni götürdü. Jeepin ön tarafında büyük siyah bir KARTAL’ı , eskiden eşyaların konduğu, kulplu ipten sarı bir fileyle ayaklarından bağlamışlardı. Az sonra meraklı çarşı esnafı, millet ve okuldaki çocuklar jeepin etrafında toplanmışlardı.
Kara kartalı getiren Kelhasanlı, yada Beşkavaklı amcalar, gülerek kartalı nasıl yakaladıklarını büyük bir gururla anlatıyorlardı. Az sonra , yaralı ve yorgun kara kartalı orda bırakıp;
’’Size hediyemiz olsun ! deyip, ilkokul beşe giden büyük abilerimize bırakıp gitmişlerdi. O zaman ki büyük abilerimizden Mahmi çiwenin oğlu Mahmut, Masti Xolonun oğlu Soli, Mastoy Haci, kartalı kanatlarından tutup, okul bahçesinde kahkahalarla oynamaya başladılar. İki elleriyle tutup havaya atıyorlardı.. Uçamayan kartal göğüs üstünde yere düşüyordu. Kara kartal gagası açık duruyor, dilini bazen dışarı çıkardığını görüyordum.Gözleri yorgunluktan yarı kapanıyor, o bitap hali içime bir üzüntü veriyordu. Bir hindi kadar büyük kara kartal, mahsun gözlerle aman diliyor gibi bakıyor, ama kahkaha tufanı içinde bazen sert darbeler alıyor, ayakları üzerinde duramamaya başlamış, yana doğru yığılıyordu.
Tenefüsün bittiğini okul hademesi elle salladığı büyük bir çanla hatırlatıyordu. Kartalı dışardaki çatısı olan büyük tuvalette saklamışlardı. Okul paydos olunca gelip alacaklarını söylüyorlardı. Nitekim paydos zili çaldığında onu almaya gidenlerin koşturduklarını görünce, bende aralarına katılmıştım. Biri sol kanadından, diğeri sağ kanadından tutup koşuyorlardı. Ardlarından bizim mahallenin çocukları takip ediyorduk. Annemin , okul sonrası beni dükkana göndereceğini bildiğim için, eve uğramadan onlara katılmıştım. Büyük abiler top oynar gibi zavallı kartalla oynamaya başladılar.Bazen tekmeyle vuruyorlar, bazende havaya savuruyorlardı. Ben , kendi kartalımmış gibi her darbe aldığında içimde acı hissediyordum.. sonunda kara kartalı orda ölgün bırakıp;
’’Kim istiyoor, bu hindiyi,? İsteyen varmı?’’ Diye sorduklarında, benim kartala bakıp , üzgün durduğumu gördüklerinde;
’’Loyyii Hacoy Kole, al senin olsun! Deyip yorgunluktan bitap düşmüş halde, terlerini sile sile ordan ayrıldılar. Mahmi Kezzenin sarı tazısı, ağzı açık zorla nefes alan kartala doğru baka baka geldiğini görünce, yerde yan yatan kartalı iki elimle kavradığım gibi eve doğru koşturdum. Koltuğumun altında okul çantam halen duruyordu. Anneme görünmeden evimizin kenarında , duvar dibindeki, güneşli havalarda BAROJ’da oturduğumuz taşın üstüne oturdum. Sonra akıl edip , bitişiğinde tuvalet olan tandırlı küçük eve götürdüm. Altında betondan havuzu olan çeşmenin altına koyup suyu açtım. Kanatları, göğsü yapış yapış olmuştu. Soğuk suyla canlanır gibi olmuş, bu bana emsalsiz bir sevinç vermişti. Tekrar gidip duvar dibindeki taşa oturdum.zavallı kartalımın nefes almaları sıklaşmıştı. Göğsü şişip şişip iniyordu. Yarı kapalı gözlerine baktım. Son mecalle bana bakıyor gibiydi. Üst gagası aşağıya doğru kavis çizip iniyordu. Parmağımla gagasını tutunca ürperdim. Çok sivri ve korkutucuydu. Ama gözlerine bakınca o korku gidiyor, yerine yüreğimi bir mahsunluk dolduruyordu.
Kara kartal kucağımda, Güneşin tatlı sıcağı altında gözlerimi kapatmış, öylecene oturmuştum. Keskin pençeleri dizlerimi acıtıyordu. O büyük abilerin bir sözü halen kulağımda yankılanıyordu.’’Hatıra diye onun pençelerindeki keskin tırnaklarını kesmekten bahsetmişlerdi’’ Neyseki sonra unutmuşlar, bana bırakıp gitmişlerdi.
Ne kadar oturdum bilmiyorum. Birden serin bir havayla uyandım. Kara bulutlar Güneşin önüne gelmiş, bir gölgelik, bir karanlık oluşmuştu.. az sonra bulutlar kayıp gidince Güneş tekrar çıkmış, parlamıştı ortalık. Neden sonra sevgili kartalıma baktım.’’Aman Allahım!!.. başı yana kaymış, elimde cansız duruyordu. Onun son nefesini, son bakışını göremeden elimde can verdiğini anlamıştım. Onu bir süre bağrıma bastım. Başından, kapalı gözlerinden..Öptüm.. Öptüm..
Dizlerim uyuşmuş, güneş altında kala kala pantolonum bacaklarımı yakıyordu. Az sonra yaklaşan ayak seslerini duydum. Bu Hüsoydu.Ona Kartalın öldüğünü söyleyince ’’ Onu gömelim. Köpekler yemesin!’’ deyip ,kürek almaya koşturdu. Az sonra elinde kürekle geldiğinde yola çıkacakken, annem ardımızdan seslendi;
’’Lo Loo İsmoil! O elindeki de ne? Diye seslenince , yanına gidip anlattık. Oda mahsun olmuştu.
’’Aferin size, işte böyle olun. Ateş yakmanızdan dolayı Hüso sizi affettim. Artık İsmaille oynuyabilirsin. Ama söz, ateş yakmak yok tamammı? Deyip kartalı gömmeye giden bize şefkatle bakmış, buna sevinmişti.
Hüso ile evlerin bitimindeki derin ÖZ’ün yamacına tilki yuvası gibi bir çukur açtık. Kartalımı son defa şefkatle bağrıma basmış, o çukura koymuştuk. İçine çıkan toprağı ve taşları doldurmuştuk. Ona son görevimizi yapmanın rahatlığıyle eve dönünce annem, elinde iki dürüm bizi karşılamıştı. Birini Hüsoya, birinide bana vermişti.
’’Babanın dükkanına gitmiyecekmisin bu gün?’’ Diye sorunca;’’Bu gün üzgün olduğumu, gidemiyeceğimi söylemiş, oda fazla üstelememişti. Bu son yaptığımız, kartala olan iyiliğimizden dolayı Hüso ile gezmeye izin vermişti. Ama o dürümü üzüntüden yiyemedim. Dürümünü bitiren Hüsoya uzatmıştım. Hüso hiç hayır demeden kaptığı gibi onuda yemeye başlamıştı. Sonra gidip , o; kartalla oturduğum taşa gittim, oturdum. İki elimin arasına başımı koyup, kartalımı düşünüyordum. Daha az önce kartalım kucağımda , nefesini hissediyordum. Kolarımın arasından uçup gitmişti sanki… Hüso benim üzgün olduğumu anlamış , bir şey demeden yavaş yavaş gidiyordu. Ona bakmadan ayak seslerinden anlamıştım ayrıldığını.
Yarın cumartesiydi. Babam ablam BASE'nin çeyiz eşyalarını, halı, dikiş makinası, ve sert duvar yastıklarını almak için Konya’ya , kiraladığı Mahmi Rohkutke'nin Man arabasıyla gidecekti.Gün boyu dükkana ben bakacaktım. Zor olacağını biliyor,’’ kartalımın acısı içimdeyken gidemem!,’’ diyemedim tabi…
Ertesi sabah babam, gelen Mahme'nin Man arabasına binmiş, dükkanın anahtarını bana vermişti.
’’ Fiatını bilemediğini amcan Kaki Haciye sorarsın, sakın borçlan isteyenlere verme ! diye beni tenbihleyerek gitmişti. Az sonra annem ;
’’Sakın korkma, acıkınca fırından ekmek al, sucukla , peynirle ye. Hadi az kurbon'' deyip beni uğurlamıştı.
Amcam Kaki Haci ve yan komşumuz Bayram Kızılkaya beni meth ediyorlardı.
’’Haci , gördünmü İsmail artık büyüdü. Keşke Hacoy Kole dükkanı kapatsaydı bu gün, müşterilerin hepsi bize kalacaktı! Diye söylenip kahkahalar atmışlardı.
Akşam olunca ,ne kadar korkmadığımı, geç vakitlere kadar dükkanda kaldığımı anneme gururla anlatmak için, havanın kararmasına aldırmıyor, gitmeyi erteliyordum. Fakat içimde biriken korku bir yana, yolda yolumun geçtiği ıssız evlerin karanlıktaki görüntüleri gözlerimin önüne geliyor, korkudan ürperiyordum. Tolo yaylasında olan Mahmi Mahmadi Bıre'nin ıssız kalmış evlerinin yanından geçmek, ve Masti Ale Happe'nin Balak isimli köpeklerinin korkusu beni sarmıştı.
Akşam namazı için ezan okunuyordu. Caddedeki solgun elektrik lambaları yanmıştı. Artık resmen karanlığa kalmıştım. Hatta geciktiğimi gören annem inşaallah çıkar gelir, diye kendimi avutuyordum. Belkide babam Konyadan çıkar gelir inşaallah, diye düşünüyordum. Artık ne müşteriler geliyor ve nede yan dükkan komşularımız kalmıştı. Yeniceoba zifiri bir karanlık altında kalmıştı. Uzaktan uzağa bekçilerin düdük sesleri geliyordu. Ama cesaretimi toplayıp, artık dükkanı kapatmayı düşünüyordum. Gitgide belirsiz bir korku seli içimde koyulaşıyor, bir şey göremez oluyordum. Telaşlı ararken kilidi, tenhalaşan sokağa göz atmıyor değildim. Dükkanın önünde bir köpeğin kediyi aniden kovalaması bende panik yarattı. Dışarda beni bekliyen kedi köpek kılığına girenler sabırsızlanıyormuydu ne? O an kafamda bir fikir esti. Zaten ev çok uzaktı, dükkandamı kalsaydım ne…Gözüm kuru üzüm çuvalına, pirinç çuvalına takıldı. Bunları döşek niyetine kullanabilirim diye düşündüm. Bu kolaylığa kaçmam yüreğime su serpti. Ama ya evdekiler? Annem Yollara düşer uyuyamazdıki… O devranda bocalarken, kapının köşesine bir şeymi dokundu? Derken damarları belirgin etsiz bir el, kapının kenarına el attı. Zaten yayılan korku seli, bende gördüğü bu boşluğa , köpürerek girdi.. Gözlerim faltaşı gibi açılmış, ayaklarım tutmaz oluyor, ellerim tiril tiril titriyordu. Bulanık gözlerle kaçamak bakarken, yaşlı bir kadının içeriye girmek için çabaladığını gördüm. Yaşlı bir nine görmek korkumu dağıtır gibi oldu. Çünkü yaşlı kadınların saf, temiz kalpli olduklarını düşündüm. Fakat bu….bu kadın.. bu kadın beni yanılttı….İncecik bileklerinde kızıl bakırdan bilezikler doluydu… Küpe… Yuvarlak büyük büyük küpeler sallanıyordu sivrice kulaklarında….Kızıla çalan gözlerine bakmaktan korkmuş , yere bakıyordum.. Aman Allahım.. çamurlar içinde yalın ayaklarını yere sürte sürte geliyordu.. belki Cinperidir diye, kaybolur şimdi diye düşündüm. Aceleyle besmele çekmeyi akıl edebildim.. Pısımm, Pısımm, Pıssımm, diye korkuyle titreyen sesimle tekrarladım… fakat ; gözlerimi ondan ayırırken bana tuhaf, tuhaf bakıp, yalın ayaklarının yerde çıkardığı esrarengiz bir sesle yaklaştı. Ben gerilmiş, bağırmamak için zor tutarken kendimi, bir ses duydum…..Nerden, kim söyledi bilinmeyen o ses;
’’ENFİYE varmı?’’ Dedi..Ben dilim tutulmuş bir halde başımı zorlukla geriye doğru, ’’hayır !’’ anlamında kaldırdım.
’’Ya KARABİBER?’’diye ünledi…Ben karabiber vermek için bir harekette bulundum.Bacaklarım..Bacaklarım benden bir parça değildi gibi…. Boğuk bir ses kulağıma gelir gibi oldu;
’’Boşuna debelenme!! Bağlısın en kalın urganlarla!! Hii:.HHiii..Hahhaahaaaa!! diye iğrenç kısık bir sesle gülmüştü uzun uzun….Önümden geçer gibi oldu…Yoksa banamı öyle geldi…. Kulaklarım uğuldarken, biber torbasına el attığını görür gibi oldum. Avuç avuç döküm kara biberi alıp , başından sıyırdığı bir örtüye koyup bağladı. Örtünün altından kıvırcık, yüzünü örten , omuzlarına kadar dökülen karışık saçları çıkmıştı meydana.. Önümden o'mu geçiyordu bilmiyorum… Siyah bir karaltı önümde durdu… Yüzüme üfledi… Pis bir enfiye kokusu burnumu yaladı… O an felç olmuştum.. Kulaklarım uğulduyor, nefes almakta güçlük çekiyordum. Böyle donmuş kaskatı dururken, o ufak boylu siyah karaltı burnuna karabiber, çekiyordu…Orda yere düşerken mecalsiz… üst üste aksıran ihtiyar kadının cırtlak sesinin kulağıma gelir gibi olduğunu hatırlıyorum…
Keskin bir limon kolonyağı kokusu genzimi yakınca, gözlerimi açtım. Aman Allahım..Nerdeyim diye düşünürken;
Hacoo!! Çocuk uyandı!! Gözlerini açtı diyen Mahmi Rohkutkeydi... Babamın telaşla baş ucuma geldiğini görünce doğrulmaya çalıştım.. Babam, ablam Base’nin çeyizini almış, çarşının içinden geçerken, açık olup ışıkları yanan dükkanı görmüş, aceleyle inip koşmuşlardı dükkana.
’’Ne oldu İsmail oğlum?’’’’Bak biz geldik korkma!!’’ diyorlardı.Babam beni kucağına almıştı.Dudaklarım yanıyor, konuşunca yanıyorlardı.. ağzımın kenarları su dolu kabarcıklarla dolmuş, dudağım yarılmıştı korkudan…Uyanmam için burnuma verdikleri limon kolonyağısı dudaklarımı yakıyordu.
’’ Ben anneme gideceğim..beni anneme götürün’’ diye ima edince zorlukla beni şoför mahalline aldılar. Babam dükkanı kapatmış, eve doğru gidiyorduk Üstünde çeyiz dolu man arabasıyle. Yolda annem, ablam Zaxe, Base , Hale ve Döneyle karşılaştık. Babam camı indirerek eve dönmelerini, korkacak bir şey olmadığını anlatıyordu.Man arabası evimizin önünde durunca koşturan annem ve ablalarımın yanına kollarımı açarak gittim. Annem iki kollarını açıp beni kucağına aldı. Hem ağlıyor, hem öpüyordu beni..
’’Az kurbooon!! Az Kurboona tama !! Lo Lo nerde kaldın..? deyip şefkatle öpüyordu.. Ablalarım ellerini omuzlarıma , ellerime sürüyor,, içeriye kucağında ben olduğum halde giden annemi takip ediyorlardı.Annem;
’’Kaçe bizi yanlız bırakın… Hale, Base , Zaxe, Döne ,çabuk lokıma , cezvede süt kaynatın demiş, yatağa oturmuş halde beni kucağında tutmuştu. Babam az sonra gelip olanları anlatacağında, annem, yavaşça;
’’Susss! İsmail uyudu..Sonra anlatırsın.. demişti.
Ben en güvenli limanıma kendimi atmıştım. Cadıların, cinperilerin topu gelsede korkmam, gelsinler şimdi diye düşünüyordum. Kendimi sonsuz bir güvende hissediyor, annemi bir şevkle sarmıştım..Gözlerimi araladım… O kanatsız meleğim bana gülümsüyordu.. Gözlerine baktım.. Doğrulur gibi yapıp;
’’Atee!!Gözbebeğinde kendimi görüyorum, daha dikkatlice bakıp gözlerimi gözlerine yaklaştırdım.’’Atee wolla ben içindeyim gözlerinin…’’
’’İsma alo almalo
Dalole dokexa
Atkexa kurbono!!...
Sen gözlerimde değil, yüreğimin taa içindesin… Korkma şimdi artık… Annen var yanında! deyip beni kendine çekip saçımdan öpüyor…öpüyordu…Ben sanki çiçek bahçesine uzanmış, o güzel ana kokusunu, o Cennet kokusunu içime çeke çeke uyumuşum…Son hatırladığım ufak ufak buselerle gözlerimden öptüğünü… ağlamamak için… beni uyandırmamak için kendini tuttuğunu ve en son mırıldandığı ,unutamadığım kelimesini… Az kurboonn…..deyişini……
BIRONGO.
28-11-2020
(Umarım beğenirsiniz sevgili öyküsever kardeşlerim????????????
---
--