IHLAMUR KOKULU EV
Ayyyeee!! Dedi içten. Ona koşarken yüreği sevinçten çarpardı. Gözlerinden belli olurdu mutluluğu. Tabi annesine koşarken mutlu olurdu, o gül kokusu sinmiş yürekli çocuklar. Küçük İlyas, ŞİRİNKO dediğimiz o küçük kardeşim; annesi diye saydığı, annesi bildiği , sardığı, ablamız BASE’den başkası değildi.
Henüz altı aylıktı. Kader onu apansız yakaladı. Ama... Ama hiç yanı boş kalmadı. Ablamın; o kanatsız meleğimiz annemizin gittiği günlerde, ağıt yaktığı o ilk günlerde, altı aylık İlyas annesini aradı... Kolları sarmak için hep bekledi.... Ama... Ama bir daha gelmedi o.... Saramadı,kokluyamadı son prensini..Dört kız , dört erkek kardeş ardından, bakakaldık.
Babam Hacoy Kole, İlyas kardeşimin aralıksız ağlamasına; annesini arayan onu, dolu gözlerle buselere boğdu. Ama.. Ama altı aylık İlyasın aradığı o koku değildi bu. O alıştığı kokuyu, nefesi arıyordu. Onun aradığı annesinin kokusuydu.
Onun kaderide, onu daha beşiğinde sürpriz yaptı. Aldı onun yaşama sevincini; daha kundaktayken.
Babam üvey annemi getirecekti ona?....En büyük ablamız ZAXE henüz evlenmişti.İkinci ablamız BASE nişanlıydı. Babam ağlaması kesilmeyen İlyas kucağında, Base’ye;
__Base.... İlyas annesini istiyor... Ne yapacağız?.... Ablam dolan gözlerini kaçırmış, yanağından süzülen yaşlarını gizlemek istesede başaramamıştı.
__Haco....Getir ver onu bana... Ellerini uzatmış onu koklayıp;
__Onun annesi olacağım....Annesizliğini hissettirmeyeceğim..Küçük İlyası kucağına almıştı, babamın ellerinden alarak.Babam dolu dolu gözlerle bakarken, ablam Base,İlyası yaşlı gözlerle sarmalamış, gözyaşlarını onun bağrında, daha annesinin kokusunun sindiği o bağrında akıtmış, saklamaya çalışmıştı.
İlyas teskin olmuş, ağlaması kesilmiş,annesi bildiği Ablası Base’ye gülücükler vermiş, Anne diye onu sarmıştı. Onun kucağında ,onun sevgisiyle büyüdü.Ayyyee!, dedi ağlarken. Ayyyeee! dedi gülerken.Ayyye dedi, o elektriksiz, televizyonun olmadığı karanlık gecelerde korkarak, annee! diye ona sarıldı.
Ona ŞİRİNKO dedik. Gerçeği söylüyemedik. Herkesi tenbih ettik. Daha öğrenmeye hazır değil diye. Annesizliğin acısını o küçük yaşlarında hissettirmemeye çalıştık. Dokuz yaşına kadar öyle bildi.Kimse ona’’ o annen değil’’ diyemedi. Kıyamadı, kimsenin yüreği o cesareti gösteremedi. Ama korkulan oldu.. Zaten; ona annesinin Rabbinin yanına gittiğini yavaş yavaş söyliyecekken, arkadaşlarıyla kavga ettiğinde;
__Base senin annen değilki!!. Senin annen yok!! Benim annem var!!. Annesiizz İlyaasss!!. Annnesiiizzz!.. İlyas afallamıştı. Ne diyordu bu?! Annem BASE varken, bu laflarda ne demek oluyor?! Diye tedirgin ve boğazı yanıyor olduğu halde ablam Base’ye koşmuştu.
Soluğu onun yanında almış, biribiri ardında sorular sormuştu. Ablam donup kalmıştı. Yaşlar gözüne hücum ederken, o küçük kardeşine bakakaldı. Böyle bir günün geleceğini biliyordu. Yıllardır kendi kendine söyleyip tekrarladığı sözleri , alıştıra alıştıra söyleyecekti daha.
Onu bir şey demeden kucağına aldı. Ordan koşarcasına ayrıldı. Yolda , ona verecek cevapları hazırlıyordu. İlyas daha cevabını alamamıştı.. Bu yüzden Base’nin, anne bildiği AYYE’sinin dolan gözlerine, soran gözlerle bakıyordu daha.
Eve geldiğinde, İlyasın komşu çocuklarından gerçeği öğrendiğini söylemişti bize. Herkes suç üstü yakalanmış gibi hissediyor, onu üzmemek için, neleri, nasıl söylüyeceğini bilemiyordu.
Ablam Base; onu kucağında, annemizden tek yadigar çerçeveli o resminin olduğu, ondan kalan eski çeyiz sandığına götürdü. İlyas merak içinde,yüreğinde o acı soru... Sanki acı bir cevap alacağını hissediyor, ablamın açtığı çeyiz sandığına bakıyordu. Yıllardır köşe bucak ondan sakladığı, hazır olduğunda göstereceğini söylediği annemizin resmini, artık ona gösterecekti.
Ablam sol kolunda kardeşim olduğu halde, tek eliyle açtığı sandıktan resmi çıkardı, ona gösterdi. Sesli ağlamamaya çalışarak, dolan gözlerle donuk gördüğü resmi ona gösterdi.
__İlyas.... Bu annen FOTE.... O şimdi Rabbimizin yanında... Allah onu çağırdı...Ve... Onun yanına gitti...İlyas uzun uzun baktı.... Nemli gözlerle ablama baktı baktı...Bir şey diyemedi. Sadece , kucağında olduğu ona sarıldı. Başını gömdü onun bağrına... Öylecene kalakaldı.
Artık hepimiz onu kucağımızdan yere bırakmıyor, birbirimizin kucağından alıyor, adeta onu yere indirmiyorduk. Ablam Base ona şefkatli bir sesle alıştıra alıştıra fısıldıyordu. Ama ona ne fısıldadığını hiç bilemedik.Hiç bir zamanda sormadık. İlyas kardeşimle annesizliği hiç konuşmadık. Annemizle ilgili anılardan hiç bahsetmedik.... Yapamadık.... Yıllarca hiç bu konuya girmedik...
Ablam Base evlenmiş, Danimarka’da olan eniştem babasının evinden ayrılmış, harıl harıl kiralık ev ararken, babamın bitişiğinde ahır olan iki gözlük evde geçici olarak kalmaya başlamıştı. İlyas’ı yanlız bırakmıyor, oyunlarımıza katıyor, onun yanında hep bulunmaya çalışıyorduk. Hatta babam dükkan için mal almaya gittiğinde Konya’ya, bereberinde götürüyor, bu buhranlı anları atlattırmaya çalışıyordu.
Kasvetli güz ve kış aylarında özellikle onunla vakit geçirmede ihtimam gösterirdik. O gecelerde ablam HALE’nin evine giderdik. O’da uzak olmayan, Danimarkaya giden ablam Zaxe’nin evine yerleşmişti.Orda geç vakitlere kadar zaman geçirir, sonra eve dönerdik. Maksadımız İlyas’a bu yeni tanıştığı annesizliğin acısını unutturmaktı bir nebze.Apansız öğrendiği bu gerçekle, yanlız başına bunalımlara girmesinden endişe duyuyor, bu bunalımlı devreyi atlattırmaya çalışıyorduk.
İlyas ıhlamuru çok severdi. Hepimizi alıştırmıştı. O nefis kokusuna bayılıyorduk.Babamın dükkanında satılan ıhlamuru asla eksik etmezdik. Ama sadece bir çaydanlık ve bir demlik vardı evimizde. O çaydan’da ıhlamur kokusu sindiği için pek kaynatmazdık. Bu yüzden ablam HALE’ nin;
__Her akşam gelin,ıhlamuru benim evde içersiniz!. Benim evde zaten iki çaydan var!, deyince artık hep onun evinde akşamları ıhlamur içerdik. Kuru fasülyelerle MANGAL oyunu oynardık. O zamanki meşhur oyunuyla zaman geçirirdik.Bazende isim şehir ve kağıta bir’den on’a kadar yazdığımız rakamlarla TREN OYUNU oynardık.Elimizin içinde kalemi gizler, bir sayı yazar, bilinmedimi o sayıları tek tek kareye alırdık. En son tren dumanlarını çizerdik.. İlyasın en çok sevdiği oyundu.
Artık annesizliğe alıştırıyor, onun hüzünlü gözlerinde neşenin olmasını sağlamıştık. Ablam Hale çaydanın dibinde kalan ıhlamuru dışarı atmazdı. Ara salonda olan tandıra dökerdi. Tandırda biriktirdiği talaş ve tezeklerin arasına bu kalan ıhlamurları dökerdi. Genellikle yemeklerini tandıra koyduğu tencerede pişirirdi. Tandırı yaktığında yanan ıhlamurlar öyle hoş bir koku salardıki, insanın o tandırın yanından ayrılası gelmezdi.
İlk kapıdan içeriye adım atıldığında ıhlamur kokusunu içimize çeke çeke girerdik. Artık o IHLAMUR KOKULU EV bizim gecelerimizi geçirdiğimiz, eğlence dolu evimiz olmuştu. Babamızın yanında serbest oynuyamıyor, serbest, kahkahalarımızı atamazdık. Bu yüzden o ıhlamur kokulu ablamızın evi bizim neşe kaynağımız olmuştu.
Ablam kayın babasınında olduğu evinin arsasında ev yapmaya başlamıştı. İki oda bir salon yapıyordu. Kendi elleriyle evinin yapımında taş taşıdı. Heyecanlıydı, kendi evi olacaktı. Böyle kiralarda kalmak ezasından kurtulacak günleri hayal ediyordu. Ev yapan ustaların çayını yapıyor, yemeklerini hazırlıyordu. Almanya’ya giden eniştem, daha oturum almamıştı. Gönderdiği paralarla ablam, evini yapmaya çalışıyordu. Ama...Ama ömrü vefa etmedi... O ıhlamur kokulu evinde onu kaybettik. Hayallerini, özlemlerini ve biri kız iki çocuğunu geride bıraktı. Siroz hastalığı onu , üçüncü krizinde almıştı elimizden. Evin tavanını henüz kapatmıştı. Ama hayallerinde yaşattığı o evde geçireceği mutlu günlere varamamış, yarı yolda her şeyi geride bırakarak gitmişti ,sessiz, sedasız...
Evinde kiracı olarak kaldığı ablam Zaxe, Danimarkadan gelmiş, İsviçrede turist olan Kardeşim İshak’ta gelmişti. O’da ablam Zaxenin evinin kapılarını tek tek açıyor Haleee!... Halee!.... diye onu arıyordu..Çünkü gittiğinde, Avrupaya iltica etmek için gittiğinde, Ablamız Hale’yi o evde bırakıp gitmişti. Geldiğinde oda oda onu aradı.
En son ; hepimiz o ıhlamur kokulu tandırın karşısında kümelenmiş, tandırdaki ıhlamur kokusunda onu arıyorduk sanki.
Ablam Zaxe , kardeşimiz Hale’nin anılarını canlandırmak için, ıhlamur kokusunu almak için tandırı yakmıştı.Yanan tandırın alevlerinin aydınlattığı, ıhlamur kokusunu yaydığı o oda’da, ablamızın yadigarı iki çocuğuna ağlıyorduk.
Küçük kardeşim İlyas, kucağında henüz hiç bir şeyden habersiz yeğeni Murat’ı bağrına basmış, aynı kaderi yaşayan ona sarılmış, hem ona, hemde kendi annesizliğine ağlıyordu...Ihlamur kokusu altında yüreklerimiz ağlıyordu. Annemin; LOKIZ LAMBAM dediği o kumral saçlı ablamızı, o özlemiyle dolu annesinin yanına yolcu etmiştik.
Her ıhlamur kokusunda, gözlerimiz nemlenir... Titrek dudaklarımızla, onun hayalleriyle dolu yüreğimizle , hasretle kokusunu çeke çeke içeriz her defasında...Onun kağıda dumanlarını savurarak çizdiği tren onu götürmüştü sanki uzak diyarlara... Gidipte dönülmeyen o gizemli diyarlara.....
BIRONGO.
18-ŞUBAT-PAZAR-2018
(Umarım beğenirsiniz sevgili öykü sever kardeşlerim)